BaşlangıçTEMEL DİNAMİKLERKİMLİK OLUŞUMUOTONOMİ SORUNUBAĞIMSIZLIKSTATÜMİLLİ MECLİS

Sancak:

Başlangıç

Giriş

Önsöz

Takdim

Kısaltmalar

Kronoloji

Resimler

Teşekkür

DRİNA'NIN ÖBÜR YAKASI

Sancak ya da tarihi ismiyle Yeni Pazar Sancağı, Balkanlar’ın merkezinde Müslüman (Bosna-Hersek, Arnavutluk, Kosova) ve Hristiyan (Sırbistan ve Karadağ) ülke ve bölgelere komşudur. Tarihi süreç içerisinde önemli yolları, Doğu Avrupa ile Batı Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik konumu ve Adriyatik’e açılan kapının önemli kavşak noktası olması özelliğiyle ile hep gündemde olmuştur. Bu önem Roma İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti dönemlerinde azalmamış bilakis daha da artmıştır. Sancak’ın bu kilit özelliği Avusturya-Macaristan ve Rusya için daima iştah kabartıcı bir etken olurken Osmanlı Anadolu’sunu Bosna eyaletine bağlayan tarihi “Yeşil Kuşak”ın da önemli bir halkası konumunda olmuştur.

Uzun yıllar Bosna’ya bağlı sancaklardan biri olan Yeni Pazar Sancağı, Balkan milletlerinin kaderini etkileyen ve önemli kırılma noktalarını meydana getiren 1878 Berlin Anlaşması ile Bosna’dan ayrı ve sınırları belli bağımsız bir bölge olarak ortaya çıkmış ve fakat Balkan Savaşları sonrasında Belgrad Anlaşması (1913) ile Sırbistan ve Karadağ arasında parçalanmıştır. Sancak’ın bu durumu II. Dünya Savaşı sırasında kısa süreliğine değişmiş ve Sancak otonom bir bölge olarak tanımlanmış olsa da savaşın sonuna doğru yeniden 1913 şartlarına dönülerek bölge Sırbistan ve Karadağ sınırları içerisinde bırakılmıştır.

Soğuk Savaş dönemi sonrası Sancaklılar öncelikle Bosna’da Aliya İzzetbegoviç önderliğinde kurulan Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) bir şubesinin Dr. Süleyman Uglanin liderliğinde Sancak’ta açılması ile birlikte, yeniden siyasi mücadele içerisine girmişler ve 1991 Mayısında bugün de Sancak’ın en üst temsil organı olan Sancak Boşnak Milli Meclisi’ni (SBMM) (yeni adıyla Sırbistan-Karadağ Boşnak Milli Meclisi) kurmuşlardır. Bu meclis kısa zamanda ciddi organizasyonlara imza atmış ve düzenlediği referandumla ve yayınladığı memorandumlarla Sancak’ın özerklik taleplerini gündeme taşımıştır.

Bu dönemlere gelmek şüphesiz çok zor olmuş, Sancak II. Viyana yenilgisinden (1683) itibaren katliam ve göçlerin ana merkezini oluşturmuştur. Her alanda uygulanan hak ihlallerinin etkileri çok ağır olmuş, bugün dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan geniş Sancak diyasporası meydana gelmiştir. 1990 sonrası süreçte bile bu göç dalgası dinmemiş hatta katlanarak artmıştır. 1990 sonrasında Bosna Savaşı’nın da etkisiyle yaklaşık 80.000 Boşnak Sancak’tan istemeyerek göç etmişlerdir. Afgan ve Filistinlilerden sonra dünyada en yoğun göç yaşayan millet Boşnaklar olmuştur.

Hiç şüphesiz Miloşeviç gitse de milliyetçi politikaların bittiğinden ve “Büyük Sırbistan” idealinin yeniden Balkanlar’ı kan gölüne çevirmeyeceğinden hiç kimse emin olamaz. Bugün uluslar arası anlamda karışıklık ve düzensizliği ifade eden “balkanlaşma/balkanizasyon” tabiri bu sınırsız milliyetçilik ateşinin ne denli etkili olduğunu ifade etmektedir.

Sancak meselesinin çözümü için öncelikle uluslar arası toplum açısından atılacak ilk adım ötekini yok sayan bu sınırsız milliyetçilik dalgasına son verilmesi, hoşgörü ve toleransa dayanan bir sistemin inşa edilmesi olmalıdır.

Boşnakların kimlik oluşum ve gelişim süreci komşuları ile farklı bir seyir izlemiştir. Sancaklı Boşnak kimliği uzun bir tarihi sürecin eseridir. Sancak Osmanlılarca fethedilmeden önce bölge halkı Hristiyanlığın bir kolu olan Bogomil inancını taşımaktaydı. Fetih süreci ile zora dayanmayan bir İslamlaşma süreci yaşayan Boşnaklar Osmanlının millet sistemi içerisinde kimlik inşa süreçlerini de büyük ölçüde tamamlamaktaydı. Sırp ve Hırvatların İllirya kökenli Boşnakları Müslüman Sırp ya da Hırvat olarak tanımlamaları şüphesiz bitmeyen milliyetçi duyguların tezahüründen ve farklı etnik kimliklere ve özellikle İslam inancına karşı tahammülsüz yaklaşımlardan ileri gelmekteydi. Bugün “Müslüman” ya da “Boşnak” etnik kimliği tüm dünyaca tanınmışken Sırp ve Karadağlı unsurların bu gerçeği görmezden gelmeleri oldukça manidardır.

Boşnak etnik topluluğunun 1990 sonrasındaki bir etnik birim ve statü anlamında tanınma mücadeleleri, baskı ve yıldırma süreci ile yok edilmeye çalışılmış; Boşnak liderler sürgünlere, ağır hapis cezalarına ve işkencelere tabi tutulmuşlar, bunlar da yetmemiş Boşnakların en üst temsil organları olan SBMM baskına uğramış ve Boşnakların seçilmiş temsilcileri tartaklanarak zorla görevlerinden alınmış, despot bir tutum izlenerek idare değiştirilmiştir. Sancaklı Boşnaklar ancak 2003 yılının Eylül ayında ayrı bir azınlık grubu olarak tanımlanmışlardır. Bu hakkın verilmesi ise Sırplar açısından hiç de isteyerek olmamış, AK şartları, AB’ye katılım süreci ve dünya ile yeniden entegrasyon isteği Sırpları buna mecbur bırakmıştır. Bundan sonraki adım Sancak’ın istediği geniş olarak tanımlanmış özerkliklerinin verilmesi olmalıdır. Bu konuda Bosnalı Sırplara verilen statü küçük değişikliklerle örnek teşkil edebilir.

Sancaklı Boşnakların özerkliklerinin tanınması ve kamu alanlarında, emniyet birimlerinde nüfusları oranlarında temsil haklarına kavuşmaları tarihi düşmanlığı minimize edecek, etnik tansiyonu düşürecek ve Boşnakların kendilerini hep yabancısı saydıkları Sırp ve Karadağlılarla ilişkilerin yeniden başlamasana kapı aralayacaktır. Bunun dışında sunulanların çözüm değil çözümsüzlük olacağı bilinmelidir. Tarihi süreç incelendiğinde özerkliğin Sancaklıların ellerinden zorla alınan hakları olduğu görülecektir. Adalet ise bunu yeniden sahiplerine teslim etmektir. Sancaklıların bundan 125 sene önce, Berlin Kongresi’nde, Balkanlar’da tanımlanmış sınırları ve statülerinin olduğu unutulmamalıdır.

Sancaklılar için önemli sorunlardan biri de Sırbistan ve Karadağ arasında 2002 yılında akdedilen yeni fakat suni birlikteliktir. Bu iki ülkeyi Sırbistan-Karadağ Devleti olarak birleştiren anlaşmadaki; “üç yıl sonrasında her iki devletin de referandum yapılarak ayrılabilme hakları”na sahip olmaları sorunun aciliyetini belgelemektedir. Sırbistan her ne kadar birliktelikten yana olsa da 680.000 nüfuslu Karadağ’da bağımsızlık yanlıları birliktelik taraftarlarından çok daha güçlüdür. Bu durum Sancak’ın korkulu rüyasıdır. Her ne kadar Sancaklıların Karadağ’daki nüfusları %15’leri bulsa da Müslüman toplum arasındaki ayrılık ve siyasi iradesizlik durumu Sancaklıları kilit millet olmaktan alıp daha silik bir pozisyona büründürmektedir. 1990 sonrası Karadağ’da yapılan seçimlerin sonuçlarının tamamı bu durumu tasdik etmektedir. Sırbistan tarafındaki Sancaklılar ne kadar birlik taraftarıysa Karadağ’dakiler de bir grup istisna dışında bağımsızlık taraftarı olarak görünmektedirler. Burada Sancaklılar Sırp yönetiminde yaşamak ile Karadağ’ın olası bağımsızlığıyla birlikte Sancak’ın parçalanması ikilemini yaşamaktadırlar. Bu noktada karşımıza iki büyük engel çıkmaktadır; birincisi Sancaklı liderleri ve partileri bir araya getirebilecek siyasi iradenin olmaması, diğeri ise Sancak’ın parçalanma ihtimalidir.

Bu iki nokta birbirleri ile oldukça ilişkilidir. 1990’da SDA’nın kuruluşunun hemen akabinde Sancak’ta ilk parçalanma gerçekleşmiş ve Kasım Zoraniç SDA’dan ayrılarak Liberal Boşnak Organizasyonu’nu (LBO) kurmuştur. 1995’te ise tek SDA’dan beş ayrı parti çıkmış ve adeta Sancak’ta bir parti enflasyonu yaşanmıştır. 2000’li yıllarda ise Sancak Seçim Kurulu’nu da şaşırtan sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bugün Sancak’ta 22 parti bulunmaktadır ki aslında Sancaklılar bile bu siyasi hareketliliğin çok uzağında kalmaktadırlar. 400.000 Sancaklı Müslümanın bu kadar çok bölünmesi Sancak’ın tek bir ses olmasını ulusal ve uluslar arası manada kendisini sağlıklı bir şekilde temsil etmesini zorlaştırmaktadır. Ayrıca bu menfi durum statü sorunu dahil olmak üzere Sancak’ın haklarını elde edebilmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.

Sancaklı liderler gündelik tartışmalardan ve küskünlüklerden sıyrılmadıkları sürece, tek ses olmayı başarıp tek vücut olmadıkça hedeflerinden daima uzaklaşacaklar ve basit kazançlarla kendilerini avutma yoluna gideceklerdir. 13 yıl sonra Sancak Meclisi’nin Sırp ve Karadağlılarca tanınması bile bu ayrılıklar nedeniyle gölgelenmiş, bu siyasi zaferin haberleri gazetelerde sıradan haberler arasında geçmiştir. Sancaklı liderler daha pragmatik ve öngörülü davranmalıdır. Özerkliğin kendilerine kolayca sunulmayacağını bilmeli ve bunun için daha aklı selim ile hareket etmelidirler.

Yaşanan ayrılıklar elbette Sancak’ın parçalanma ihtimalini arttırmaktadır. Gerçekten Karadağ’ın olası bağımsızlığı Sancaklıların kabusu olmuştur. Bu durumun önüne geçmek için yeni formüller bulunmalı, içinde Sırbistan, Karadağ, Voyvodina, Sancak ve (eğer Kosova Meclisi hür iradesi ile kabul edecek olursa) Kosova’nın da bulunacağı yeni bir federasyon oluşturma ya da her türlü Sırp-Karadağ ayrılığı durumunda Sancak’ın bir bütün olarak Sırbistan ya da Karadağ’da kalmasını sağlayacak bir düzenlemenin ana çerçevesi hazırlanmalıdır. Aksi taktirde akraba ayrılıkları ve sınır duvarlarından başka Balkanlar’ın kapısını bir kere daha savaş felaketinin çalmayacağını hiç kimse garanti edemez.

Sancak’ın parçalanması özellikle Karadağ’da sürdürülen hızlı asimilasyon süreci ve Boşnak göçlerinin artmasını sağlayacaktır. Sırpların bölgeye yoğun olarak yerleştirilmeleri programı da göz önüne alındığında 10-20 yıl sonra Sancaklıların bölgede azınlık konumuna düşecekleri ve daha sonraki süreçte ise tamamen silinebilecekleri ihtimali sır değildir.

Sancak, NATO raporlarında dünya üzerindeki 16 hassas noktadan biri olarak gösterilmektedir. Sancak bugün Balkanlar’da çatışma riskini en çok taşıyan bölgelerden biridir. Daha 10 sene evvel Bosna Savaşı sırasında Sancak’ta yaşanan insanlık dışı hadiseler kimsenin zihninden silinmiş değildir. Bugün de akşam evine giren bir Sancaklı sabah ne ile uyanacağından tam olarak emin olamaz. Sancaklı Boşnaklarca bile düşük olarak görülen savaş ihtimalinin tarihi gerçekler düşünüldüğünde hemen kapının ardında olduğu görülecektir. Uluslar arası toplumun artık daha bilinçli ve tedbirli olması durumunun 1998-99’da Kosova’da ve 2001’de Makedonya ve Preşova’daki durumu herkesçe malumdur.

Karadağ’ın bağımsızlığının Balkanlar’da meydana getirebileceği “domino etkisi” teorisi bugün uluslar arası toplum tarafından da dile getirilmektedir. Çünkü Bosna ve Kosova savaşları sonrası imzalanan geçici anlaşmalar bir çözüm sunmanın çok uzağındadır. Bu durum oldukça zayıflayan Dayton çizgilerini kökünden sarsabilecek bir savaş potansiyelini de içerisinde taşımaktadır. Boşnak Hırvat Federasyonu’ndaki Hırvatlar Hırvatistan’la, Bosna Sırp Cumhuriyeti Sırbistan’la birleşebileceği gibi Kosovalı Arnavutlar da Arnavutluk’la birleşme ya da tek başına Kosova devletinin kurulması gibi farklı opsiyonlara sahip olabilecektir. Bu arada Voyvodina’nın bağımsızlık ihtimali de ortaya çıkmakta, resmen dillendirilmese de Voyvodina bu çizgiye doğru gitmektedir. Bugün için Voyvodina, Karadağ ile Kosova’nın durumlarının daha da belirginleşmesini beklemektedir.

1999’dan beri BM denetiminde olan Kosova’nın bağımsızlık sürecini tamamladığını ve artık bölge statüsünü daha fazla sürüncemede bırakmanın gerilimi arttıracağı beklenmektedir. Bölgenin Sırbistan’a bırakılması meselesi ise yeniden dramatik sonuçlara sebep olabilir. Böyle bir durumda 1998-1999 Kosova Savaşı neler olabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.

Sancak hem nüfus hem de yüzölçümü açısından neredeyse Karadağ ile eşittir. Hatta Karadağ’da Karadağlıların oranları %62 iken Sancaklıların Sancaktaki oranları %70’leri bulmaktadır. Bu özellikler göz önünde bulundurularak bu iki birimin Sırbistan’dan ayrı olarak bir federasyon oluşturmaları fikri de olası statü önerileri arasında sunulabilir. Bu durumda Sancak’ın bağımsızlığı da gündeme gelebilir. Bu sayılanlara Sancak ile Bosna Hersek’in birleşme ihtimalini de katmak yerinde olacaktır. Şimdilik Doğu Bosna’nın Bosna-Sırp Cumhuriyeti’nde olduğu gerçeğinden hareketle zayıf bir ihtimal olarak dursa da Bosna-Sancak birlikteliği tarihi gerçeklere uygunluğu ve nihai Balkan istikrarı açısından yabana atılmaması gereken bir sonuçtur.

Sırbistan ve Karadağ’ın Avrupa Komisyonu üyeliği ve muhtemel AB üyelik sürecinin bölgede tansiyonu düşürdüğü ve Boşnakların azınlık olarak tanımlanmalarındaki en büyük etken olduğu gerçeği elbette görmezden gelinemez. Fakat ABD ve NATO’nun çatışma ve savaş durumlarında güç kullanma opsiyonlarının varlığının sürmesine rağmen uluslar arası toplumun bölgeden ayrılması durumunda neler olabileceğini hiç kimse kestiremez. Zira Kosova ve Makedonya savaş ve çatışmalarında görüldüğü üzere şiddet durumu ortaya çıkmadan Batı’nın bölge sorunları ile ilgilenmediği açık bir şekilde görülmektedir. Uluslar arası toplum, Bosna’da da yüz binlerce kişi hayatını kaybettiğinde ancak harekete geçebilmiştir.

Karadağ’ın bağımsızlığını kazanarak birlikten ayrılma durumunun Sırbistan ile Karadağ arasında yeni bir savaş riskini taşıdığı söylenebilir. Karadağ’ın bağımsızlığı Sırbistan’ın Adriyatik’e çıkışını kapatacağı gibi “Büyük Sırbistan” ideali açısından da menfi bir durum ortaya çıkaracaktır. Böyle bir savaş durumunda da en çok etkilenecek millet Sancaklı Boşnaklar olacaktır. Zira Sancak her iki bölgede yer almakta ve potansiyel cephe durumu taşımaktadır. Sancaklılar Sırbistan ve Karadağ’ın kendi üzerlerinden çatışma ihtimalinden büyük endişe duymaktadır. Balkan Savaşları’ndaki pay kapma mücadelesindeki gibi sonuç dramatik şekilde Boşnakların soykırıma uğramaları, göç ve asimilasyon sonucu ile neticelenebilir.

Sancak’ın uluslar arası toplumla ilişkilerini geliştirmesi beklenmektedir. Bu noktada AB, AK, ABD, AGİT ve İKÖ ile yapılacak görüşme ve temaslar önemli olduğu gibi Berlin Anlaşması’nın garantörlerinden Türkiye ile ilişkiler de oldukça mühimdir. Türkiye ve Sancak beş asırlık bir beraberliğin aktörleridir. İki topluluğun ayrılıkları bugün bir insan ömrü kadar ancak etmektedir. Türkiye Balkanlar’daki politikalarını sadece Türk unsurlar üzerinden devam ettirme yanlışlığından vazgeçmeli ve Osmanlı mirasını taşıyan yegane güç olarak Balkanlar’da sayıları 12.000.000’u bulan tüm Müslüman unsurlara karşı eşit mesafede olmalıdır. Bosna Savaşı sırasında Boşnakların tuttukları Türkiye dalının ellerinde kalması gerçeği, bugün Balkanlar’ın tüm Müslüman unsurlarını farklı destek ve dayanak arayışına itmektedir.

Türkiye’nin bugün Arnavutluk’la ilişkileri bile Güney Epir meselesi ve Arnavut vatandaşlara uygulanan baskılar nedeniyle büyük bunalımlar yaşayan Yunan-Arnavut ilişkilerinin gerisindedir. Bu anlamda AB üyeliği avantajını da kullanan Yunanistan’ın Balkanlar’daki ataklarına Türkiye rasyonel cevaplar vermek zorundadır. Türkiye Balkanlar’da içinde Rusya’nın da bulunduğu “Ortodoks İttifak”a karşı Türkleri, Arnavutları, Boşnakları ve diğer Müslüman toplulukları bir araya getirmelidir. Türkiye Osmanlı bakiyesi Müslüman toplumların geleceklerini ilgilendiren meselelerde aktif bir politika takip etmek, bölge içi dengeleri ve bölge dışı faktörleri, etkin olarak kullanarak Balkan Bloğu karşısında yalnız kalmamaya özen göstermek zorundadır. Türkiye bu potansiyele sahiptir. Fakat bu dinamikleri harekete geçirmekte daha fazla geç kalınmamalıdır.

Bugün Balkan Müslümanları kendilerinden hala “Türk” (Müslüman) diye bahsetmektedirler. Bu, tarihi bağlarımızın ne denli güçlü olduğunu ve bugün de bu bağların canlılığını koruduğunu ispat etmektedir. Sancak’ta görüştüğümüz siyasiler ve entellektüeller Türkiye’nin sıcaklığını ve anne şefkatini aradıklarını fakat bekledikleri ilgiyi göremediklerini üzülerek belirtmişlerdir. Sancaklı bir yazar yaşadıkları sıkıntılardan dem vurarak “Türkler bizi buradan alıp götürmeliydi” demektedir. Boşnaklar Türkiye’yi ikinci anavatan olarak görmektedir.

Türkiye’nin desteği Sancak’ın statüsünün kazanılması yolunda önemli kilometre taşlarından biridir. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Boşnak ve Balkan kökenli insan duyarlı diğer Türkiye vatandaşları gibi Türkiye’nin Sancak’a desteğini beklemektedir. Uluslar arası arenada ve Balkanlar’da önemli aktörlerden biri olan Türkiye, Sancak meselesini her platformda dile getirmeli ve statü sorununun çözülmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu anlamda siyasi, ekonomik ve kültürel ilişki ve işbirliği her iki toplum tarafından geliştirilmeli ve teşvik edilmelidir. Bu noktada Türkiye’deki Boşnak toplumunun ileri gelenleri tıpkı Bosna Savaşı’nda olduğu gibi bir adım öne çıkmalı ve öncülük yapmalıdır.

Sancak’ın komşuları ile iyi ilişkiler geliştirmesi noktasında da Türkiye etkin bir politika izlemelidir. Bosna-Hersek’in savaş sonrası dönemde ve federasyon içerisindeki zor ve hassas durumu göz önünde bulundurulduğunda soruna çözüm olabilecek tek aktör beş asırlık Osmanlı mirasının sahibi, İKÖ ve NATO üyesi AB aday ülkesi Türkiye’den başka bir ülke değildir.

Osmanlı döneminden kalan yüzlerce tarihi eser Türkiye’den kendilerine uzanacak destek elini beklemektedir. Osmanlı medeniyetinin Balkanlar’ın tarihi dokusunu nakış nakış işlediği camiler, hamamlar, tekkeler, çarşılar, köprüler, çeşmeler, hanlar ve imarethanelerin tüm tahribat ve tecavüzlere rağmen bir kısmı ayakta kalmayı başarabilmiştir. Kültür bakanlığımızın bu konudaki destek ve çalışmaları bu etkinin daha on yıllarca sürdürülmesini sağlayabilir.

Türkiye sadece Sancak konusunun ele alınacağı uluslar arası bir toplantıya ev sahipliği yapmalı ve Sancak sorunu ile ilgilendiği ve konunun takipçisi olduğunu göstermelidir.

Sancaklı öğrencilerin Türkiye’de yüksek öğrenimlerini tamamlamaları ile ilgili olarak Türkiye’nin 1990’lı yılların başındaki ivmeyi yeniden yakalaması gerekmektedir. Yarının Sancak’ının yöneticileri olacak bu öğrencilerle başta kültürel alanda olmak üzere güçlü bağların kurulması oldukça hassas ve öngörülü bir hareket olacaktır.

Türk bürokrasisi dış Müslümanlar ile ilgili olarak hızlı işlemeli STK’lar Balkan bölgelerindeki faaliyetler için teşvik edilmelidir. Ülkemizde bulunan Bosna ve Sancaklı STK’lar ile irtibatların güçlendirilmesi bu anlamda oldukça önem taşımaktadır. Bunlar dışında İHH İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı gibi Balkan Müslümanları ile pozitif irtibatlar kuran ve önemli çalışmalara imza atan kuruluşlara da destek olunmalı Türkiye ile Balkan Müslümanları arasındaki bağlar daha da kuvvetlendirilmelidir.

Sancak’ın tanınması, kimlik ve statü sorunu ile ilgili hazırlamış olduğumuz bu çalışmanın ulusal ve uluslar arası arenada yeterli ilgiyi göreceğini umut etmekteyiz. Bu çalışma Sancak’ın son 1000 yıllık gelişimini ortaya koyarken tek bir amaca matuf olarak hazırlanmıştır; o da Sancak’ın tanınmış sınırları içerisinde, savaş tehlikesinden uzak, barış ve kardeşlik ağacının serin gölgesinde yaşanabilir bir bölge olması içindir.

O halde geçmişten ders alarak sağlam bir geleceğin imarı için tüm dünyayı Sancak’a, barış ve özgürlüğe davet edelim.